Tag Archives: saha

Neden antropoloji, neden antropolog?

5 May

Neden etnografi? Belki de daha doğrusu neden antropoloji? Antropoloji bölümünü yeni kazanmış her gencin karşılaştığı ve katlanmak zorunda olduğu bu soruların cevapları aslında günümüz pazar araştırmalarının, İK araştırmalarının ve sosyal sorumluluk araştırmalarının da birer yanıtı. Bu anlamda da sosyal antropoloji bölümünden mezun olup da yine kendi mesleğini icra edenler için aslında oldukça geniş bir çalışma alanı da bulunmakta. (Ne de olsa eskiden sadece “marjinal” topluluklar antropolojinin ilgi alanıydı, şimdi ise toplumun her kesimi!) Bu açıdan bakıldığında bir gün kendinizi kurumsal bir sahada  bulabilirrken; ertesi gün kıraathanede kadın saçı yapan kuaförlerle okey masasında ‘yancı’ olabiliyorsunuz. Bu da aslında çok sevdiğim bir hocamın söylediğine denk geliyor: “Duvardaki sinek olabilmek!”.

Şimdi duvardaki sinek olabilmek diyince, yanlış anlaşılmalara mahal vermeden açıklamak gerekiyor. Sahanız nerede olursa olsun, saha alanındaki insanlarla kurduğunuz samimiyetin göze batmaması demek aslında. Onlar sizi ne kadar ‘kendi’lerinden kabul ederse, sizin de araştırmanız o kadar sağlıklı ve gerçekçi bulgulara sahip olur.

Bir örnekle anlatmak daha doğru olacak. Yakın zamanda Schwartzkopf markası ile yaptığımız bir araştırmada kuaförlerle birebir görüşmeler yapıp, özel hayatlarına bizi de sokmalarını başardık. Şu anda içinizden “Zaten her kadın kendi kuaförüyle bir sosyalleşme içerisinde değil midir? Bunun neresinde özel hayat?” diyor olabilirsiniz. Fakat hangi kadın gerçekten de kendi kuaförünün “gerçek” sosyal yaşantısını biliyordur? Çoğu kuaför hizmet verdiği gruba yönelik kendini geliştirir, sohbetlerini o çevreye yönelik yönlendirir ve kıyafetini bile kendi normal hayatında olduğundan farklılaştırır. Bu yüzden bizim tam olarak ulaşmak istediğimiz de onların kendilerini farklı yansıtmadığı bir ortamı yakalayabilmekti. Bu amaçla farklı vasıtalarla, bir çok kuaförle iletişime geçmeye başladık, ya kahvaltı, ya bira içmek ya da başka bir yer derken; teklif karşıdan geldi ve bizi okeye davet ettiler. Ancak biraz endişeliydi telefondaki ses: “Ben kahvehanedekileri önceden uyardım Irmak, ona göre davranacaklar. Ben davet ediyorum ama yine de siz de eminsiniz değil mi gelmek istediğinize?” -Bu arada önceki görüşmelerimizde bana hep “Irmak Hanım” diye hitap ederken, kendi sosyal hayatında “Irmak” diye hitap etmeye başlamış olması da ayrı bir samimiyet göstergesiydi. – Kendisine bir sorun olmayacağını söyleyerek, yine görüşmeleri birlikte yaptığımız diğer antropolog arkadaşımla birlikte geleceğimizi belirttim. Saat 20:00’de ve yer konusunda sözleştikten sonra telefonu kapattık ve yeni sahamıza doğru yolculuk başlamıştı bile!

Gideceğimiz yer anadolu yakasında minibüs yolu üzerinde Kazasker sonrasında. Mekanı tam olarak biz de bilmiyoruz, o yüzden bir buluşma noktası belirlendi. Tam saatinde geç kalınmadan buluşuldu ve bir kahvehanede iki antropolog iş başındaydı. İçeri girdiğimizde, kimse bize garip gözlerle bakmıyordu ancak orada yeni olduğumuz çok belliydi. Zaten görüşmecimiz daha önce herkese geleceğimizi belirttiği için de bizi içlerine almaları çok uzun sürmedi. Ancak kafamı kurcalayan bir nokta vardı, ordakileri acaba neden uyarmıştı? İlerleyen saatlerde anladım ki, görüşmecimiz kadın olmamdan dolayı çekinmiş, kahvehanedekileri küfür etmemeleri için önceden uyarmış meğer. Bu yüzden de masalarda taş çalma ya da istediği taş gelmeme gibi durumlarda “hay allah, aman allahım, hay aksi gelmedi taş” gibi oldukça kibar konuşuyorlardı. Bu arada belki erkek araştırmacımız için bu o kadar enteresan bir şey değildi ama bir kadın antropolog olarak bir kahvehanedeki tek kadın olmak kendi özel hayatımda da asla bulunamayacağım bir ortamdı. O yüzden de bulunmaz bir vaha gibiydi o kahvehane. Bu arada onların planına sonradan dahil olduğumuz için, ancak asıl oyuncular ihtiyaç molası verdiğinde ‘yancı’ durumumuzdan asıl oyuncu haline geçebiliyorduk. Bu aslında daha da eğlenceli bir hale getiriyordu oradaki ortamı. Sürekli masada dürümler, çaylar kahveler geliyor ve gidiyor, bir sigara sönüp diğer sigara yanmaya başlıyordu. Saat 21:00’a gelirken en sonunda “duvardaki sinek olduğumuzu fark ettim” çünkü kimse artık kibar değildi! Herkes her zaman nasılsa öyle davranıyor, konuşuyor ve rahatça da küfür edebiliyordu. Gece yarısına kadar orada vakit geçirdikten sonra herkesle artık vedalaşma vakti gelmişti. Herkes ile tekrar sözleştik bir dahaki okey partisi için.

Bu çalışma gibi aslında diğer bir çok çalışma da, aslında antropoloji bilim dalının ne kadar geniş bir yelpazeye sahip olduğunu gösterebiliyor. Ancak bu noktada önemli olan doğru zamanı ve doğru yeri seçebilmek. Bu nedenle de saha için tüm önyargılarınızdan uzak olarak, kendi düşüncelerinizin ve hislerinizin sizi yönetmesine izin vermeyerek bir saha yönetimi gerçekleştirmeniz gerekmektedir.

IRMAK TOKER

Reklamlar

Antropoloji okumak, antropolog olmak

11 Nis

 Antropoloji eğitimi gören kişilerin kafalarındaki en önemli soru, iş hayatında bu formasyonlarını nasıl kullanacaklarıdır. Çok az antropolog aldığı eğitimle paralel işlerde çalışabilme şansına sahiptir. Bundan dolayı akademisyenlik antropologların formasyonlarını kullanabilecekleri, kendilerini geliştirebilecekleri “vaha” olarak görülür. Daha doğrusu, görülürdü. Bilimsel araştırmanın yapılabildiği yegane vahalar akademiydi. Fakat, son yıllarda bir çok şey değişti. Öncelikle not düşmemiz gereken önemli bir olgu şudur: Mezun olan çok az antropoloğun Türkiye’deki 9 antropoloji bölümünden birine “kapağı atma” şansı vardır. Bu bölümlerden birine “araştırma görevlisi” olarak kapağı atan antropoloji mezununu ise ciddi sorunlar beklemektedir.

Türkiye’de bilime, özellikle de sosyal bilimlere ayrılan payın düşüklüğü malum. Zaten küresel ölçekte sosyal bilimlere çokça pay ayrılmadığı biliniyor. Bu eğilimin Türkiye’deki sosyal bilimlere yansıması ise daha trajik. Bu durumda, üniversite sınavlarında en az tercih edilen bölümlerden biri olan antropoloji, üniversite yönetimleri tarafından da bu tercih sıralamasıyla paralel bir ilgi görüyor. Bastırdıkları broşürlerde üniversitedeki bölümleri “hard”, “medium”, “soft” diye ayıranlar ve antropoloji bölümünü “soft” olarak tanımlayarak bu bölüme kayıt olan öğrencileri fazla yormayacaklarının işaretini veren yöneticilerin bu bakış açısı “antropoloji”yi nereye yerleştirdiklerini gösteriyor. Ya da araştırma için izin isteyen öğretim elemanlarına “araştırmanızı üniversitedeki ofisinizde yapın” diyen fizik profesörü dekanın da bu “vaha”daki akademik etkinliklere hangi bakış açısıyla yaklaştığı konusunda bazı ipuçları veriyor. Bu yazıdaki amacımız Türkiye’de antropoloji bölümlerinin yaşadıkları sıkıntılara değinmek değil. Yapmak istediğimiz şey, gözümüzde büyüttüğümüz bu “vaha”ların kimi zaman sadece “serap”tan öteye geçemediği.

Öte yandan antropologları farklı fırsatlar bekliyor. Bir çok alanda “kültürel” olguların analizi, insanları tanımanın öneminin farkına varılıyor. Örneğin, tıp alanında biyomedikal sağlık modeli yavaş yavaş terkedilirken, hastaların “sağlık ve hastalık” tanımlarının, kendi hastalık tecrübelerinin tedavideki önemi anlaşılmaya başlandı. Tıpçılar gün geçtikçe hasta, hastalık, sağlık kültürü konusunda antropologların yardımına daha çok ihtiyaç duyuyorlar. Ya da büyük ölçekli kalkınma projelerinde, bu projelerin sadece çevre etkisi değil, sosyal etkisi de yavaş yavaş daha çok ön plana çıkmaya başladı. Çok yakında aynı ÇED raporları gibi, büyük projelerin SED (Sosyal Etki Değerlendirme) çalışmaları yapmaları da zorunlu olacak. Şimdiden bazı Batı ülkelerinde bu uygulanmaya başlandı bile.

Dahası, ABD’deki bir eğilim önce Avrupa’da sonra da Türkiye’de kendini göstermeye başladı. Üreticiler bir ürünü piyasaya sürmeden önce sadece o ürünün iyi bir reklamının yapılmasının yeterli olmadığını, yani ürünün pazarlanabilmesi için o ürüne olan talebi yaratmanın yeterli olmadığını, fakat ürünü yaratmadan önce talebin niteliklerinin belirlenmesinin gerektiğinin farkına vardılar. Aklı başında olan sanayiciler her hangi bir ürünü sunmadan, hatta üretmeden önce o ürüne yönelik kültürel algıları ve tutumları öğrenmek ve piyasaya sürecekleri yeni ürünlerini ona göre şekillendirmek istiyorlar. Ya da hal-i hazırda piyasaya sürdükleri ürünlerini kültürel algı ve tutumlara göre yeniden biçimlendiriyorlar. Bu bağlamda, bir noktaya da dikkat çekmemiz gerekiyor: İnsanların tutum ve davranışlarını yansıtmayan, sadece insanların kendilerini nasıl görmek istediklerini yansıtabilen anket çalışmalarından ya da kimi zaman mülakat ve odak grup toplantılarından elde edilen verilerin de “doğruluğu”, hatta “bilimselliği” tartışılır oldu. Diğer araştırma tekniklerini bir yana atmadan, fakat katılımcı gözlemi merkeze alan etnografik yöntemlere daha çok başvurulur oldu.

Peki, bu eğilimin antropologlar için anlamı nedir? Kültürel algıların, tutumların, davranışların, örüntülerin anlaşılmasının daha da önem kazandığı bu eğilim elbette ki yeni mezun antropologların bekaa sorunlarının çözülmesi için çok önemli. İster resmi kurumların olsun, ister şirketlerin olsun, etnografik araştırmalara ihtiyacın arttığı günümüzde antropologlar için de yeni iş alanları çıkıyor. Bu elbette önemli bir şey. Fakat, bir çok antropolog sadece bir iş bulabilmek, mezun olunca sadece para kazanabilmek gibi bir amacı gütseydi, zaten “antropoloji”yi seçmezdi. Şu durumda, başka güdülerle hareket eden antropologlar için etnografik araştırmalara olan ilginin artması, yeni ufuklar açıyor.

Kurumların ya da firmaların etnografik bilgiye olan ihtiyacı arttıkça, antropologlar için alana çıkma imkanları daha da artıyor. Antropologlar için “akademiye kapağı atmak” çekiciliğini kaybettikçe, bu tarz özel araştırmaların etnografik cazibesi bir çok antropoloğu alanla buluşturuyor. Herhangi bir üniversite bünyesinde alan araştırması yapmanın zorlukları bilinir. Araştırmanız için bütçe bulabilmek neredeyse imkansız gibidir. Bir yerlerden mali kaynak yarattığınız zaman ise bu kaynak size hiçbir zaman gerekçesiz verilmez. Sponsorlarınızın istediği konuları araştırabilir, hatta size kadro veren kişiler için ısmarlama tez yazabilmek için alana gidebilirsiniz. Ders ve kağıt yükü de araştırmalara vakit ayırabilmenizi daha da zorlaştırır. Doğruya doğru; yukarıda bahsettiğimiz özel araştırmalar da antropologların araştırma yapmak istedikleri alanları seçmeleri için sınırlayıcıdır. Fakat, ironik bir biçimde ister resmi daireler, isterse özel kuruluşlar için yapılsın, antropologların yaptıkları söz konusu “özel” araştırmaların daha özerk bir işleyişe sahip oldukları gözlemlenmektedir. Bu tarz araştırmaları talep eden resmi görevliler ya da işyeri sahipleri neyi istediklerinin bilincinde olarak, yapılacak araştırmanın bilimsel kriterlere en uygun şekliyle yapılmasını beklemektedirler. Söz konusu kriterlerin en önemlisi, araştırmayı yürüten antropologların, araştırmanın sonucu ne çıkarsa çıksın durumu “anlatmaya” yönelik bilimsel kaygılarını daima göz önünde tutmalarıdır. Bu araştırmalar, şu şekilde tanımlamak gerekirse; sonucu değil, içeriği ve yeri “belirlenmiş” olan araştırmalardır.

Bu tarz araştırmalarda çalışan antropologların en büyük avantajı ise “ayakkabılarının sürekli çamurlu oluşu”dur. Yaptıkları işin en keyifli tarafı ise, farklı farklı coğrafyalarda yürüttükleri araştırmaları birbirleriyle ve akademik birikimleriyle salomon xa 3 pro slab test 2 500x375karşılaştırma olasılıklarının sürekli “diri” oluşudur. Örneğin, on sene önce kırsal demografik gerileme ile ilgili çalışmış olan bir antropolog, bu çalışmanın gerçeğini, hatta laboratuvar görünümündeki yansımasını bir Orta Anadolu köyünde görebilmektedir. Bir başka Orta Anadolu kasabasında ise küçük sermaye birikimi ve “muhafazakarlık” arasındaki ilişkiyi bütün açıklığı ile anlayabilmektedir. Bir başka araştırmada ise, başka insanların basit bir hırsızlık olayı olarak tanımladıkları bir olgunun, aynı Orta Afrika’da yürütüldüğü şekliyle “sessiz ticaret” olabildiğini çözümleyebilmenin keyfini yaşayabilmektedir. Bir başka araştırmada, bir kalkınma projesinin sosyal etki araştırmasında ise çok ilginç bir biçimde şimdiye kadar fırsat bulamadığı bir konu üzerine, “aile yapısı” üzerine derinlemesine bir araştırma yapma imkanı bulabilmektedir. Örnekler çoğaltılabilir. Burada vurgulamak istediğimiz iki nokta var: Birincisi, yukarıda değindiğimiz “özel” aralştırmaların antropologların akademik formasyonlarına yaptığı eşsiz katkıdır. İkincisi ise başka bir gerçekliğe ışık tutmaktadır. O da, akademik formasyonunu zenginleştirmeyen antropoloğun bunca keyifli bir alanda çok büyük eksikliklerle ve sıkıntılarla karşılaşacağıdır. Alan deneyimlerinin akademik formasyonla bütünleştirilmesi bu anlamda çok büyük önem taşıyor. Bunun için sadece “okumak” yeterli olmuyor. Okuduğunu, gördüğünü ve bulduğunu bütünleştirecek ve bu birikimi başka kuşaklara ve aktörlere aktarabilecek “yazma” yeteneğinin de olması gerekiyor.

Ayağı çamurlu olan bir antropolog yazmasını bilmiyorsa, ayağındaki çamur sadece üstüne başına dikkat etmeyen hırpane bir turistin üzerindeki pisliktir. Bu çamuru akademik formasyona büründürmek ancak ve ancak çok sağlam bir yazma yeteneği ile mümkündür. Bu konuyla ilgili daha sonra başka bir yazı daha hazırlayacağım.

Yrd. Doç. Dr. Özgür Dirim Özkan

%d blogcu bunu beğendi: