Tag Archives: gözlem

Horace Miner – Nacirema pdf

26 Eki

Bir takım etnografik yöntemlerle uyguladığımız projelerimizde referans aldığımız Horace Miner’ın Nacirema Kültüründe Vücut Ayinleri makalesine pdf olarak ulaşabilirsiniz.

Gözlemin gücünü ve kazandırdıklarını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor makale. Neye nasıl baktığınız sizi kültürü gerçekten doğru bir şekilde anlamaya itecektir.

Sistemeatik ve önyargısız gözlemin gücü için okumanızı tavsiye ederim.

virtua research_horeca mine_nacirema

 

 

Reklamlar

Horace Miner – Nacirema’da Vücut Ayinleri

13 Eki

Amerika’nın önde gelen antropologlarından Horace Miner’ın 1950’li yıllarda yayınladığı “Nacirema Kültüründe Vücut Ayinleri” makalesi, o yıllarda bilim dünyasında büyük ses getirmiş ve önemli tartışmalara neden olmuştur. Kültürel farklılıkların anlamlandırılması sorunsalı çevresinde gelişen bu tartışmalar, Nacirema kültürü araştırmaları geleneğinin günışığına çıkarılmasının yanısıra antropoloji disiplininin yazım tarzını, kuramsal çerçevesini ve temel sorgulama tekniklerini gözden geçirmesini sağlamıştır. Halen farklı zeminlerde süregelen bu tartışmalar günümüzde reflexivity (özdüşünümsellik) kavramını doğurmuş ve disipline kendini sürekli olarak denetleyebileceği bir araç kazandırmıştır. Bu metin, antropoloji disiplinini daha yakından tanımak isteyen ve eleştirel bir yaklaşım geliştirmek isteyen okurların yanısıra Türkiye’de toplum ve kültür alanında çalışma yürütmek isteyen herkes için esinlendirici olacaktır. Bizim için bu makalenin en büyük önemi, antropoloji disiplininin toplum ve kültürü anlamakta ne kadar farklı ve yaratıcı bakış açıları sunabildiği ve derinlikli analizlere imkan sağladığını göstermesidir. Bu tarz metinler bizlerin denizdeki balık olmaktan kurtulup, denizi balıklar başta olmak üzere içerdiği tüm unsurlarıyla anlayabilmemizi sağlamaktadır.

Nacirema Kültüründe Vücut Ayinleri

Antropolog, insanların benzer durumlarda sergiledikleri davranışların muazzam çeşitliliğine öylesine aşina hale gelmiştir ki; en egzotik gelenekler bile onu şaşırtmakta aciz kalır. Öyle ki, belli bir davranışın bütün mantıklı olasılıkları dünya üzerinde bilinen herhangi bir yerde henüz mevcut olmasa da; antropolog bu olasılığın henüz betimlenmemiş bir kabilede mevcut olabileceğinden şüphelenir. Bu konu
Murdock tarafından klan yapılanmalarına gönderme yaparak belirtilmiştir. Bu bilgiler ışığında, Nacirema halkının büyüsel inanış ve pratikleri öylesine alışılmadık örnekler sunar ki, kişide bu ayinleri insan davranışının gidebildiği en uç nokta olarak tasvir etme isteği uyandırır.

Profesör Linton, Nacimera halkının ayinlerine ilk defa bundan yirmi yıl önce dikkat çekse de; bu halkın kültürü hala büyük ölçüde bilinmemektedir. Nacimera, Kanadalı Creeler, Yaquiler, Meksika’nın Tarahumareleri ve ayrıca Antiller’in Carib ve Arawak topluluklarının arasında kalan topraklarda yaşayan bir Kuzey Amerika halkıdır. Her ne kadar kökenleri ile ilgili fazla bir şey bilinmiyorsa da; gelenekler onların doğudan geldiğine işaret etmektedir. Nacimera mitolojisine göre uluslarının kökleri kültürel bir kahraman olan Notgnihsaw’a dayanır. Bu kahraman sahip olduğu iki büyük kudret; “Pa-To-Mac nehrinin öte tarafına bir parça wampum fırlatabilmek” ve “içinde Hakikat’in ruhunun yaşadığına inandıkları vişne ağacını devirebilmek” üzerinden de tanınmaktadır.

Nacirema kültürü zengin, doğal bir habitatta evrilmiş son derece gelişkin bir pazar ekonomisi ile karakterize edilir. İnsanların zamanının çoğunluğu ekonomik uğraşlara adanmışken, bu çabaların getirisi ve günün büyük bir kısmı ayinsel edimler için kullanılır. Bu ayinlerin odak noktası, görünüşü ve sağlığı ile topluluğun inanç sisteminde baskın ilgi alanı olan insan bedenidir. Böylesine bir ilgi alanı kesinlikle
alışılmadık değilken; bunun ayinsel tezahürleri ve altında yatan felsefe emsalsizdir.

Sistemin tamamını belirleyen kökten inanışa göre insan bedeni çirkindir ve doğası gereği zayıflığa ve hastalığa meyyaldir. Böyle bir bedene hapsedilmiş olan insanın tek umudu ayin ve törenler aracılığıyla bu özellikleri bertaraf etmektir. Her hane halkı bu amaca
adanmış bir veya birden çok mabede sahiptir. Daha muktedir bireylerin evlerinde daha fazla sayıda mabet bulunmakta ve bir evin refahı ve bolluğu sahip olduğu ayin noktalarına gönderme yapılarak anlatılmaktadır. Evlerin çoğu akasya çubuğu ve sıvayla inşa edilirken; daha varlıklı evlerin mabet odaları taş duvarlarla örülür. Nispeten daha az varlıklı aileler, mabet odalarının duvarlarını çömlekten plakalarla kaplayarak zenginleri taklit etme yoluna gider.

Her ailenin en az bir tane böyle mabedi varken, bununla ilişkilendirilen ayinler aile merasimleri şeklinde değil, kişiye özel ve gizli olarak icra edilmektedir. Ayinlere ilişkin bilgiler çocuklarla ancak bu gizemlere vakıf olabilecek yaşa geldiklerinde paylaşılmaya başlanır. Ancak yerlilerle yeterince dostane bir ilişki geliştirebildiğim için bu mabetleri inceleme ve ayinleri onlara anlattırabilme şansını elde ettim.

Mabetlerin odak noktası duvarın içine yerleştirilmiş bir çeşit kutu veya sandıktır. Bu sandığın içerisinde yerlilerin onlarsız yaşamaya devam edemeyeceklerine inandıkları birçok tılsım ve büyülü iksir bulunmaktadır. Bu hazırlıklar bir grup uzman tarafından
güvence altına alınmıştır. Bu uzmanların en saygın olanları, yardımlarının karşılığı olarak kıymetli hediyelerle ödeme yapılması gereken şifacılardır. Ancak, şifacılar müşterileri için gerekli iyileştirici iksirleri temin etmezler; sadece hangi içeriğin gerekli olduğuna karar verip bu reçeteyi kadim ve gizli bir dilde yazarlar. Bu reçete yalnızca şifacılar ve başka hediyelere karşılık gerekli tılsımları hazırlayan aktarlar tarafından anlaşılabilmektedir.

Tılsım kullanıldıktan sonra ortadan kaldırılmaz, hane mabedindeki tılsım kutusuna yerleştirilir. Bu büyülü materyaller sadece belirli bir illet için kullanılabildiğinden ve toplum pek çok gerçek ve hayali hastalıktan muzdarip olduğundan, tılsım kutusu genellikle dolup taşar. Sihir keselerinin sayısı o denli çoktur ki insanlar genellikle bunların yapım amaçlarını unuturlar ve yeniden kullanmaktan korkarlar. Her ne kadar, yerliler bu konuda son derece ketum olsa da, kullanılmış sihirli materyallerin -önünde ayinlerin icra edildiği- tılsım kutularında saklanmasının altında yatan nedenin tılsımların varlığının ibadet eden kişiyi koruduğuna dair inanç olduğunu varsayabiliriz.

Her tılsım kutusunun altında bir vaftiz kurnası bulunur. Aile üyeleri sırayla mabet odasına girer, kafalarını tılsım kutusunun önünde eğip farklı türde kutsal suları kurnanın içerisinde karıştırır. Sonrasında ise, kısa bir abdest alma yöntemi uygularlar. Kutsal sulara erişim, topluluğun Su Tapınağı tarafından denetlenir. Bu tapınakta rahipler detaylı kutsama törenleriyle sıvıyı ayinsel olarak saf hale getirirler.

Büyü uygulayıcıları hiyerarşisinde saygınlık olarak şifacıların altında yer alan ve en iyi şekilde “kutsal ağızlı adamlar” şeklinde tercüme edebileceğimiz bir grup uzman bulunur. Nacimera halkının vücudun ağız kısmına yönelik neredeyse patolojik seviyelere varan bir korku ve hayranlığı bulunur. Eğer ağızla ilgili ayinlerini gerçekleştirmezlerse dişlerinin düşeceğine,  diş etlerinin kanayacağına, çenelerinin büzüşeceğine, arkadaşlarının onları terk edeceğine ve sevgililerinin onları reddedeceğine inanırlar. Ayrıca oral ve ahlaki özellikler
arasında kuvvetli ilişkilerin var olduğu kanısındadırlar. Örneğin, çocuklar için ar damarlarını kuvvetlendirdiğine inanılan özel bir çeşit ağız abdesti ayini mevcuttur.

Herkes tarafından icra edilen günlük beden ayinlerinden biri bu ağız törenidir. Bu insanlar, ağız bakımı konusunda son derece titiz olmalarına rağmen bu tören ilk bakışta yabancıların midesini bulandıran bir pratik içerir. Bana iletilenlere göre, bu tören,
ağzın içine bir tutam hayvan kılıyla birlikte sihirli tozların sokulması ve kalıplaşmış, birbirini tekrar eden hareketler ile bu tutamın hareket ettirmesine dayanmaktadır.

Bahsedilen ferdî ağız törenine ek olarak, insanlar yılda bir veya iki kez kutsal ağızlı adamları aramaya çıkarlar. Bu uzmanların, burgular, tığlar, sondalar ve çivili sopalardan müteşekkil etkileyici bir alet edevat takımları vardır. Bu aletlerin kullanımı vasıtasıyla ağız cinlerinin çıkarılması hastalar özelinde neredeyse inanılmaz bir ayinsel işkence anlamına gelmektedir. Kutsal ağızlı adam hastanın ağzını açar, yukarıda bahsi geçen aletleri kullanarak çürümenin dişlerde oluşturabileceği bütün delikleri genişletir. Bu deliklerin içerisine sihirli
materyaller koyar. Eğer dişlerde doğal olarak ortaya çıkan bir delik yoksa bir veya birkaç dişin doğaüstü malzemenin girebileceği şekilde ölçüleri alınır. Hastanın gözünde bu işlemlerin amacı çürümenin önüne geçmek ve arkadaş kazanmaktır. Bu törenin son derece kutsal ve geleneksel özelliği, yerlilerin dişleri çürümeye devam etmesine rağmen her yıl kutsal ağızlı adamı ziyaret etmeye devam ediyor
oluşunda kendisini ortaya koyar.

Nacimera toplumuyla ilgili daha kapsamlı araştırmaların gerçekleştirilmesiyle bu insanların kişilik yapılarını anlamaya yönelik dikkatli sorgulamalar da yapılacağını umut etmekteyiz. [Nacirema toplumunu gözlemleyen bir uzmanın] belli oranda bir sadizmin varlığını idrak edebilmesi için; burgusunu açık bir sinire batırırken kutsal ağızlı adamın gözlerinde oluşan parıltıyı görmesi yeterli olacaktır. Eğer bu
gerçekleştirilirse son derece enteresan bir örüntüyle karşılaşılır; öyle ki nüfusun çoğunluğu mazoşist eğilimler sergilemektedir. Profesör Linton sadece erkeklerin uyguladığı, günlük vücut ayinlerinin bir kısmını tartışırken, işte bunlara atıfta bulunmaktadır. Ayinin bu kısmı suratın yüzeyinin keskin bir aletle kazınmasına ve yaralamaya dayanır. Kadınların özel ayinleri kameri takvimin her bir ayında dört defa tekrarlanır; ancak burada tekerrür sayısında eksik olan, barbarlık derecesiyle telafi edilmektedir. Bu merasimin bir parçası olarak kadınlar yaklaşık bir saat boyunca kafalarını minik fırınlarda pişirirler. Burada teorik olarak ilginç olan nokta baskın olarak mazoşist
olduğu gözlemlenen bir topluluğun sadist uzmanlar yetiştirmiş olmasıdır.

Şifacıların her büyüklükteki cemaat için heybetli bir tapınak veya latipso’su bulunmaktadır. Hastaları iyileştirmek için gerekli olan ve nispeten daha karmaşık törenler bu tapınaklarda gerçekleştirilir. Bu törenler, sadece kerametin değil sürekli olarak bir grup iffetli genç kızın da varlığını gerektirir. Bakireler, özel kostüm ve başlıklarıyla tapınağın odalarına ağırbaşlı bir tavırla girip çıkarlar.

Latipso törenleri öylesine acımasızdır ki ciddi hastaların ancak küçük bir yüzdesi tapınaktan iyileşerek ayrılır. Telkin süreçleri henüz tamamlanmamış küçük çocuklar tapınağa götürülme çabalarına mukavemet göstermeye meyillidirler; zira tapınağı “ölüme gidilen yer” olarak görürler. Buna rağmen birçok tapınak koruyucuları, emanetçiye hatırı sayılır bir hediye sunamayan hastaları tapınağa kabul
etmezler. Kişi, törenlerden sağ çıktığında bile tapınağın koruyucuları bir diğer hediye sunmadığı takdirde, dine yeni girmiş bu kimsenin tapınağı tek etmesine müsaade etmezler.

Tapınağa gir iş yapan talep sahibi öncelikle baştan aşağı soyulur. Gündelik hayatta Nacirema halkı vücutlarını ve doğal işlevlerini açıkça sergilemekten kaçınırlar. Vücut ayinlerinin önemli kısımlarını oluşturan yıkanma ve boşaltım edimleri ancak hane mabedinin mahremiyeti içerisinde gerçekleştirilebilir. Latipso’ya girişte yaşanan psikolojik şok, vücut mahremiyetinin aniden kaybedilmesinden kaynaklanmaktadır. O ana dek karısının gözleri önünde boşaltım yapmamış bir erkek kendini aniden bakire bir genç kız eşliğinde kutsal kaba bu doğal fonksiyonu gerçekleştirir halde bulur. Bu çeşit doğal işlemler, dışkının hastalığın seyri ve doğasını belirlemek için kâhin tarafından kullanılıyor olması yüzünden gerekli kılınmıştır. Öte yandan dişi hastaların çıplak vücutları, şifacıların
tetkik, elle yoklama ve dürtmelerine maruz kalır.

Şifa dileyenlerin çok azı tapınağın sert yataklarında uzanmaktan başka bir şey yapabilecek durumdadır. Kutsal ağızlı adamın işlemleri gibi bazı törenler rahatsızlık ve işkence demektir. Ayinsel bir dakiklikle bakireler, şafak vakti ilgilenmekle yükümlü oldukları zavallıları uyandırır, abdestlerini almak için onları acı dolu yataklarında eğitimlerini aldıkları gibi son derece formel bir şekilde çevirirler. Diğer zamanlar hastaların ağızlarına sihirli çubuklar sokar ya da şifa verici özellikleri olan maddeler yedirirler. Zaman zaman şifacılar
hastalarına gelir ve etlerine sihirli işlemlerden geçmiş iğneler saplarlar. Bu tapınak ayinlerinin iyileştirmek bir yana, dine yeni girmiş bu zavallıları öldürebilecek olması bu insanların şifacılara olan inançlarını zedelemez.

Geriye “dinleyici” olarak tanımlanan bir diğer uzman türü kalır. Bu cadı-doktorları kendilerine büyü yapılmış kişilerin kafalarında ikamet eden cinleri çıkarma gücüne haizdirler. Nacirema halkı, ebeveynlerin kendi çocuklarına büyü yaptıklarına inanır. Özellikle annelerin çocuklarına gizli vücut ayinlerini öğretirken onları lanetledikleri düşünülmektedir. Cadı-doktorun bu vakalar için kullandığı panzehirin ayinsellikten uzak oluşu son derece alışılmadıktır. Hasta “dinleyiciye” yalnızca hatırlayabildiği en erken güçlüklerden başlayarak bütün
sorunlarını ve korkularını anlatır. Naciremalıların bu cin çıkarma ayinlerinde sergiledikleri bellek gücü gerçekten kayda değerdir. Hastalar arasında sütten kesildikleri bebek zamanlarında yaşadıkları kötü deneyimlerle ilgili ağlayıp sızlanmak hiç de az rastlanır bir durum değildir. Hatta bazı bireyler yaşadıkları sorunların doğumlarının yarattığı travmatik etkilerin sonucu
olduğunu iddia etmektedirler.

Velhasıl, temelleri yerli estetiğinde olan, doğal vücut ve fonksiyonlarına yönelik yaygın tiksintiye dayanan bazı pratiklerden bahsetmek şarttır. Amaçları şişman insanları zayıflatmak olan ayinsel oruçlar ve zayıfları şişmanlatmak olan törensel ziyafetler mevcuttur. Bunun yanı sıra küçük olmaları halinde kadınların göğüslerini büyütmek için gerçekleştirilen çeşitli ayinler ve eğer büyüklerse küçültmek amacıyla gerçekleştirilen başka ayinler de vardır. İdeal kabul edilen ölçülerin adem oğlunun ulaşamayacağı noktada olduğu gerçeği, göğüs formuyla ilgili genel hoşnutsuzluk ile sembolize edilmektedir. Neredeyse hiper-meme gelişiminden muzdarip bazı kadınlar öylesine idolleştirilirler ki, sadece bir yerleşkeden bir diğerine gezerek ufak bir ücret karşılığında yerlilerin memelerine bakmalarına izin vererek geçinebilmektedirler.

Boşaltım fonksiyonlarının ayinsel ve rutin hale getirildiğine, ayrıca gizliliğe mahkum edildiğine daha önce değinilmişti. Doğal üreme fonksiyonları da benzer şekilde çarpıtılmaktadır. Cinsel münasebet konusu bir tabudur ve bir eylem olarak münasebetin gerçekleşmesi önceden planlanmaktadır. Sihirli materyallerin kullanımı ya da cinsel ilişkinin ayın belirli dönemleriyle sınırlandırılması yoluyla gebelikten kaçınılmaya çalışılmaktadır. Esasen gebe kalma oldukça düzensizdir. Hamileyken kadınlar bu durumu saklayacak elbiseler tercih ederler. Doğum, arkadaş veya akrabaların yardımları olmaksızın gizlilik içinde gerçekleştirilir; kadınların büyük çoğunluğu bebeklerinin bakımını üstlenmez.

Naciremaların ayinsel yaşamı hakkında gerçekleştirdiğimiz inceleme, bu halkın büyü tarafından belirlenmişliğini göstermektedir. Kendi üzerlerinde yarattıkları türlü sıkıntılara rağmen nasıl olup da bu kadar uzun süredir varlıklarını devam ettirdiklerini anlamak güçtür. Ancak böylesine egzotik adetler bile Malinowski’nin aşağıdaki metini yazarken ortaya koyduğu içgörü sayesinde gerçek
anlamlarına kavuşurlar:

“Uzaktan ve yukarıdan, uygarlığımızın sağladığı güvenli ve yüksek konumdan bakıldığında büyünün acımasızlığını ve yersizliğini görmek
kolaydır. Fakat onun gücü ve rehberliği olmadan ilk insanlar ne bugün sahip olduğu ve pratik güçlüklerin üstesinden gelebilmek için gerekli olan ustalığa erişebilir, ne de insanoğlu uygarlığın yüksek aşamalarına doğru ilerleyebilirdi.”

Etnografi: bir araştırma tekniğinden daha fazlasıdır

27 Tem

Benim için antropoloji yalnızca bir bilim dalı ya da uzmanlık alanı değil aynı zamanda bir yaşam biçimi olageldi. Antropolojiyi bilinçli olarak seçmiş bir kişi olarak antropolojiyle ilgili her konuyla ilgilenmekten hep çok keyif aldım. Bu nedenle son zamanlarda antropolojinin ve etnografinin sıklıkla gündeme geliyor olması beni çok mutlu ediyor. Özellikle etnografinin, daha doğru bir ifade ile antropolojinin pazar araştırması alanında uygulanıyor olmasını, hem bu önemli bilgi kaynağının daha geniş kitlelere ulaşması ve sevilmesi, hem de antropoloji mezunlarının farklı iş sahalarında kendilerini geliştirmesine olanak sağlaması nedeniyle çok olumlu buluyorum. Öte yandan süregelen tartışmalar, yazılar ve yorumlar ülkemizde hala  antropoloji ve etnografinin tam olarak ne olduğunun anlaşılamadığını, belirli bilinmezleri olan kavramlar olduğunu düşündürüyor. Bu nedenle antropoloji nedir ve özellikle pazarlama dünyasında nasıl yerini bulur konularını biraz irdeleme ihtiyacını hissettim.

Antropoloji, en basit tanımıyla, insanı bütünsel (holistic) ve kültürel göreceli bir çerçevede inceleyen bir bilim dalıdır. Eric Wolf antropolojinin bu konumunu “Beşeri bilimlerin en bilimseli, tüm bilimlerin ise en insanisidir”diyerek son derece güzel özetler. Antropoloji kendisine özel bir düşün sistemi kurmakla birlikte biraz da diğer sosyal bilim dallarına göre daha geç gelişmesinden faydalanarak, araştırma  tekniği olarak bütün diğer dallardan yararlanmıştır. Bunların başında sosyoloji ve genellikle sosyoloji ile özdeşleştirilen, anket ve derinlemesine görüşmeler ve hatta odak
grup tartışmaları gelmektedir.  Yani antropoloji, kamuoyundaki yanlış kanının aksine, yalnızca katılımcı gözlem yapmaz; gereksinimler çerçevesinde farklı araştırma tekniklerini bir arada kullanır. Dolayısıyla ne katılımcı gözlem yalnızca antropologların tekelindedir, ne de antropologlar araştırma tekniği olarak yalnızca katılımcı gözleme mecburdur.

Tüm bu saydığım gerekçelerle etnografik analiz gücünü kullandığı teknikten değil, etnografların bilgi birikimi ve deneyiminden, kısacası sahadaki insan kaynağının niteliklerinden almaktadır. Geçerli ve güvenilir bilgi üretebilecek etnografik araştırmalar uzun yıllar boyunca alınan antropoloji eğitiminden, kuramsal ve yöntembilimsel yetkinlikten, karşılaştırmalı etnolojik verilere hakimiyetten, eğitim ve araştırma sürecindeki usta-çırak ilişkisinden ve akademik donanımı sürekli yenileme zorunluluğundan bağımsız düşünülemez. Bu analiz süresince pek çok farklı yaklaşım ve kuramsal bakış kullanılır, bu çerçevede etnografik analizi belirleyen temel özellikler; bütünsellik (holistic), kültürel görecelilik, diyalojik, karşılaştırmalı ve yorumsamacı (hermeneutic) analizlerdir.

Basit bir örnek ile anlatırsak, bir olayın bütün gün boyunca gözlenmesi ya da olay gerçekleşirken orada bulunuyor olmak bu gözleme, “etnografik” sıfatının takılması için yeterli değildir. Zaten, bu şartlar etnografik araştırma için yeterli olsaydı, gözlemin yapıldığı iş yerinde çalışan insanların sağlayacağı bulgular, hatta sürekli kayıt alan güvenlik kamera sistemleri çalışma için yeterli olacaktır. Peki, bu durumda etnografik analizi diğer analizlerden ayıran nedir? Öncelikle, bu analizin kapsamlı bir antropoloji eğitimi almış ve/ya bu yöntemi uzman kişiler eşliğinde uygulayan sosyal bilimciler tarafından yapılıyor olması gerekir. İkinci olarak araştırma yürütülecek konuya ilişkin kuramsal bir konum alınmış olması gerekir; zira insanlar sadece bildiklerini gözlemleyebilir ve kuramsal açıdan neye bakacağını bilmeyen bir uzman da sıradan bir gözlemciden daha derinlikli bir bulguya ulaşamaz. Üçüncü olarak gözlemin sistematik bir şekilde gerçekleştirilmesi gerekir. Sistematik gözlemden kasıt gözlemin çok uzun bir süre zarfında gerçekleştirilmesi değil, düzenli olarak gerçekleştirilmesi ve zamansal, konumsal değişkenler tarafından saptırılmasına ve sistematik hataya (bias) maruz kalmasının önlenmesidir.

Burada saydığımız maddeleri karşıladığı sürece yapılan analiz, ister sadece katılımcı gözlem, ister doğal gözlem ve derinlemesine görüşme
tekniklerini kullansın, ya da bunların yanı sıra anket uygulaması yapsın etnografik araştırma olur. Zaten dünyada etnografi alanında yazılan doktora tezleri incelendiğinde birçoğunda bütün bu tekniklerin birlikte kullanıldığı gözlemlenmektedir.

Dikkat çekilmesi gereken diğer bir noktanın da disiplinlerarası karmaşa olduğunu düşünüyorum. Pazarlama araştırmalarında sıklıkla kullanılmakta olan ve özellikle bir konsept testi için geçerli bir yöntem olan odak grup çalışmaları ve pazarlama ekipleri tarafından gerçekleştirilen ev ziyaretleri üzerinden gerçekleştirilen tartışmalar bu konuyu gündeme getirmektedir. Çoğunlukla psikologlar tarafından yürütülen ve değerlendirilen odak grup çalışmalarını ya da derinlemesine görüşmeleri etnografik araştırma diye tanımlamak etnografiye ve bu disiplinin emekçilerine haksızlık olmaktadır. Aynı şekilde, uzatılmış derinlemesine görüşme mülakat formlarının evde uygulanıyor olması bu çalışmaları etnografik yapmamaktadır. Zaten etnografi yalnızca bir araştırma tekniğinin uygulanmasından ibaret olsaydı, 4 yıllık lisans, 2-3 yıllık yüksek lisans ve 6-7 yıllık doktora eğitimine gerek duyulmaz, lisans düzeyindeki bir araştırma tekniği dersi ve uygulamasıyla gerekli donanım her arzu edene sağlanabilirdi.

Sözlerime 2006 yılında kaybettiğimiz ünlü antropolog Clifford Geertz’in The Interpretation of Cultures kitabında Gilbert Ryle’ın “göz kırpma” analizine yaptığı referansı anımsatarak son vermek isterim.  Ryle ve Geertz’in işaret ettiği doğrultuda, insanın fiziksel varlığının rutin bir süreci olan göz kırpmaya odaklanıp, farklı koşul ve sosyal etkiler altında bu süreçteki değişimleri gözlemlersek, antropoloji disiplinin insan davranışına getirebildiği derinlikli açıklamanın en çarpıcı örneklerinden birine tanık olabiliriz. Nitekim bu yaklaşımın yokluğunda, göz kapağının iniş kalkışlarını istem dışı fiziksel refleksler olarak tanımlayarak, sadece birer göz kırpma zannetmeye devam edecek, bir düzine diğer olasılığı ıskalayacak, bunun farkına asla aramayacak, ve daha da kötüsü farklara dikkat çekebilecek kişilere ve yaklaşımlara kör ve sağır kalacaktık.

Y.Doç.Dr. Aykan Erdemir

Neden antropoloji, neden antropolog?

5 May

Neden etnografi? Belki de daha doğrusu neden antropoloji? Antropoloji bölümünü yeni kazanmış her gencin karşılaştığı ve katlanmak zorunda olduğu bu soruların cevapları aslında günümüz pazar araştırmalarının, İK araştırmalarının ve sosyal sorumluluk araştırmalarının da birer yanıtı. Bu anlamda da sosyal antropoloji bölümünden mezun olup da yine kendi mesleğini icra edenler için aslında oldukça geniş bir çalışma alanı da bulunmakta. (Ne de olsa eskiden sadece “marjinal” topluluklar antropolojinin ilgi alanıydı, şimdi ise toplumun her kesimi!) Bu açıdan bakıldığında bir gün kendinizi kurumsal bir sahada  bulabilirrken; ertesi gün kıraathanede kadın saçı yapan kuaförlerle okey masasında ‘yancı’ olabiliyorsunuz. Bu da aslında çok sevdiğim bir hocamın söylediğine denk geliyor: “Duvardaki sinek olabilmek!”.

Şimdi duvardaki sinek olabilmek diyince, yanlış anlaşılmalara mahal vermeden açıklamak gerekiyor. Sahanız nerede olursa olsun, saha alanındaki insanlarla kurduğunuz samimiyetin göze batmaması demek aslında. Onlar sizi ne kadar ‘kendi’lerinden kabul ederse, sizin de araştırmanız o kadar sağlıklı ve gerçekçi bulgulara sahip olur.

Bir örnekle anlatmak daha doğru olacak. Yakın zamanda Schwartzkopf markası ile yaptığımız bir araştırmada kuaförlerle birebir görüşmeler yapıp, özel hayatlarına bizi de sokmalarını başardık. Şu anda içinizden “Zaten her kadın kendi kuaförüyle bir sosyalleşme içerisinde değil midir? Bunun neresinde özel hayat?” diyor olabilirsiniz. Fakat hangi kadın gerçekten de kendi kuaförünün “gerçek” sosyal yaşantısını biliyordur? Çoğu kuaför hizmet verdiği gruba yönelik kendini geliştirir, sohbetlerini o çevreye yönelik yönlendirir ve kıyafetini bile kendi normal hayatında olduğundan farklılaştırır. Bu yüzden bizim tam olarak ulaşmak istediğimiz de onların kendilerini farklı yansıtmadığı bir ortamı yakalayabilmekti. Bu amaçla farklı vasıtalarla, bir çok kuaförle iletişime geçmeye başladık, ya kahvaltı, ya bira içmek ya da başka bir yer derken; teklif karşıdan geldi ve bizi okeye davet ettiler. Ancak biraz endişeliydi telefondaki ses: “Ben kahvehanedekileri önceden uyardım Irmak, ona göre davranacaklar. Ben davet ediyorum ama yine de siz de eminsiniz değil mi gelmek istediğinize?” -Bu arada önceki görüşmelerimizde bana hep “Irmak Hanım” diye hitap ederken, kendi sosyal hayatında “Irmak” diye hitap etmeye başlamış olması da ayrı bir samimiyet göstergesiydi. – Kendisine bir sorun olmayacağını söyleyerek, yine görüşmeleri birlikte yaptığımız diğer antropolog arkadaşımla birlikte geleceğimizi belirttim. Saat 20:00’de ve yer konusunda sözleştikten sonra telefonu kapattık ve yeni sahamıza doğru yolculuk başlamıştı bile!

Gideceğimiz yer anadolu yakasında minibüs yolu üzerinde Kazasker sonrasında. Mekanı tam olarak biz de bilmiyoruz, o yüzden bir buluşma noktası belirlendi. Tam saatinde geç kalınmadan buluşuldu ve bir kahvehanede iki antropolog iş başındaydı. İçeri girdiğimizde, kimse bize garip gözlerle bakmıyordu ancak orada yeni olduğumuz çok belliydi. Zaten görüşmecimiz daha önce herkese geleceğimizi belirttiği için de bizi içlerine almaları çok uzun sürmedi. Ancak kafamı kurcalayan bir nokta vardı, ordakileri acaba neden uyarmıştı? İlerleyen saatlerde anladım ki, görüşmecimiz kadın olmamdan dolayı çekinmiş, kahvehanedekileri küfür etmemeleri için önceden uyarmış meğer. Bu yüzden de masalarda taş çalma ya da istediği taş gelmeme gibi durumlarda “hay allah, aman allahım, hay aksi gelmedi taş” gibi oldukça kibar konuşuyorlardı. Bu arada belki erkek araştırmacımız için bu o kadar enteresan bir şey değildi ama bir kadın antropolog olarak bir kahvehanedeki tek kadın olmak kendi özel hayatımda da asla bulunamayacağım bir ortamdı. O yüzden de bulunmaz bir vaha gibiydi o kahvehane. Bu arada onların planına sonradan dahil olduğumuz için, ancak asıl oyuncular ihtiyaç molası verdiğinde ‘yancı’ durumumuzdan asıl oyuncu haline geçebiliyorduk. Bu aslında daha da eğlenceli bir hale getiriyordu oradaki ortamı. Sürekli masada dürümler, çaylar kahveler geliyor ve gidiyor, bir sigara sönüp diğer sigara yanmaya başlıyordu. Saat 21:00’a gelirken en sonunda “duvardaki sinek olduğumuzu fark ettim” çünkü kimse artık kibar değildi! Herkes her zaman nasılsa öyle davranıyor, konuşuyor ve rahatça da küfür edebiliyordu. Gece yarısına kadar orada vakit geçirdikten sonra herkesle artık vedalaşma vakti gelmişti. Herkes ile tekrar sözleştik bir dahaki okey partisi için.

Bu çalışma gibi aslında diğer bir çok çalışma da, aslında antropoloji bilim dalının ne kadar geniş bir yelpazeye sahip olduğunu gösterebiliyor. Ancak bu noktada önemli olan doğru zamanı ve doğru yeri seçebilmek. Bu nedenle de saha için tüm önyargılarınızdan uzak olarak, kendi düşüncelerinizin ve hislerinizin sizi yönetmesine izin vermeyerek bir saha yönetimi gerçekleştirmeniz gerekmektedir.

IRMAK TOKER

Araştırmada Yenilikler 2011 den aklıma takılanlar

5 May

Burada bir kez daha ifade etmek istiyorum ki Ipsos’un düzenlemekte olduğu Araştırmada Yenilikler, kesinlikle çok başarılı bir organizasyon. Kendilerini buradan bir kez daha hem tebrik etmek isterim, hem de teşekkür etmek isterim.

Bir iki noktayı unutmadan paylaşmakta fayda görüyorum.

Vural Çakır oldukça başarılı bir moderasyonun yanısıra iyi de bir açılış konuşması ile konferansı yönetti. Açılış konuşmasında yeni dönemde sektörü bekleyen özellikle vurguladığı bir takım yenilikleri şöyle sıralarsam yanlış yapmamış olacağıma inanıyorum:

  • Önümüzdeki dönemlerde şu anda payı %60larda olan yüzyüze anket, sektördeki ağırlığını yitiriyor olacak. Yerini yenilikçi bir takım yöntemler doldurmaya başlayacak.
  • İnsan kalitesi sektör için önemli konulardan ve daha da önemli olacak.
  • Çoklu teknik kullanımı yerleşecek, birden fazla farklı teknik ile soruların cevapları aranacak.
  • Sektörlerarası geçişkenlik ve sınırların her geçen gün belirsizleşmesi, uzmanlaşmanın önemini ortaya çıkartacak.

Ancak en vurucu olan ifadesi benim için şu cümleler oldu:” Alışkın olduğumuz ‘soru sor ve cevap al’ sistemi geride kalacak. Artık soru sormadan cevap almanın yollarını arayacağız.” Evet kesinlikle şakacı tüketiciye doğrudan soru sormak deviri yakında yerini sormadan cevaplara ulaşmaya bırakacak, bırakmak zorunda zaten. Soruları farklı farklı ifadelerle, farklı zamanlarda ve farklı aracılarla sorma alternatiflerimiz artık tükendi. Zaman farklı yöntemlerle doğrudan soru sormadan cevaplara ulaşma zamanı.

Bu durum bana hemen bizim sıklıkla karşılaştığımız bir durumu hatırlattı. Bize çoğunlukla “gözlem ile ne kadar görebilirsiniz”, ya da “ben de baksam göremez miyim” benzeri pek çok soru geliyor. Elbette hepimiz gözlem yapabiliriz. Ama unutmamak gerekir ki gerçek bulgulara doğal ortamda, sistematik olarak yapılan gözlemlerle ulaşabiliyoruz. Sistematik gözlemin ve gözlem sonucu oluşturulan raporların gücü sanılanın ötesinde. İçgörü o ana kadar fark etmediğiniz bir yerden çıkıyor çünkü.

Alternatif yöntemleri dinlerken kaçınılmaz olarak bir şey fark ettim bugün. Aslında uygulanan çalışma bulguları sayısallaştırılamıyorsa ve çalışmaya hedef kitlenin dahiliyeti (asıl ifadesi ile engagement) sağlanıyorsa, söz konusu yöntemin etnografik yöntem olduğuna dair bir kanı mevcut. Sanırım bu durum özellikle kalitatif alanda alternatif arayışların olmasından da kaynaklanıyor. Oysa ki etnografik yöntem sadece bu iki faktörle gerçekleşmiyor ve salt gözlem veya kullanılan diğer metodolojilerin yanısıra, soruya yaklaşım ve analiz teknikleriyle de farklılaşıyor. Yine konferans sırasında bir konuşmacının (kim olduğunu hatırlayamadığım için özür diliyorum) ifade ettiği gibi henüz kendi pazarımızda o kadar gelişmiş ve hak ettiği payı da alabilmiş değil. Ancak böyle yaklaşımlara büyük bir ihtiyaç olduğu bugün de açıkca ortada idi.

Konferanstan aklımda kalan diğer iki önemli konu ise şunlar oldu;

  • biometrik yöntemlerin bilinçaltı ile ilgilenmesi ve duygular ile yönlendiriyor olması bende, elde edilen sonuçların,  rastlantısal ve bireye özel durumların çok fazla etkisi altında kalabileceği hissini yarattı. Tek bir bireyin davranışlarını takip etmekte ve anlamlandırmakta faydalı olmakla birlikte, kitleler özelinde nasıl bir yorum getirebileceğini biraz daha sorgulamak ihtiyacını hissettim. Sanırım bu yöntemler zaman içinde daha pek çok şekil alacaklar.
  • eye tracking konusu ise bir çok açıdan faydalanılabilecek unsurlar içeriyor. Burada aklıma takılan soru ise, yine rastlantısal etkilerden arınabilmek için örneklemin ifade edilenden biraz daha fazla büyümesi gerekliliği oldu.

Bir sonraki konferansa kadar yeni bulgular peşinde koşmaya ve alternatif yaklaşımlar keşfetmeye devam.

%d blogcu bunu beğendi: