Tag Archives: antropoloji

Türkiye’nin Aklını Okuyoruz!

2 Şub

BBDO ve Virtua büyük, keyifli ve önemli bir işe soyunduk. Bir yıl sürecek olan çalışmanın temel hedefi, günlük hayatın farklı alanlarından seçtiğimiz, farklı başlıklar altında davranışlarımızı belirleyen kodları çözmek. Bu kodları çözerek davranışların nasıl şekillendiğini anlamaya çalışacak ve markalar için iletişim ve pazarlama alanlarında yol gösterecek metaforları tespit etmeye çalışacağız.

Nasıl mı yapacağız?

Virtua’nın etnografik yöntemlerini kullanacak, konu hakkındaki antropoloji literatürünü inceleyecek ve yine antropologlarla saha çalışmaları gerçekleştireceğiz. BBDO ve Virtua ekibi bu süreçte bolca bir araya gelecek, beyin fırtınaları ve analizler yapacak, öncelikle davranış kodu belirlenecek. Sonrasında da BBDO Zaltman’ın metaforlarından yola çıkarak markalara yol göstereceğini umduğumuz metaforları belirleyecek. Sizlere de okumak düşecek! Hatta isteyene de iletişim stratejisi kurgulamak ve çok isteyene de iletişimi planlamak ve uygulamak düşecek!

İlk konumuz hepimizin günlük hayatından önemli bir kesiti ele alıyor: KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ. Konuya ilk günlerinden el atmak gerek dedik, 15-16 yaşındaki gençlerin flörte yaklaşımı ile işe koyulduk. Şaşırtıcı ama zihin açıcı sonuçlara ulaştık.

Kısa öz yazımızı (inanın kısaltmakta zorlandık!) Mediacat Şubat sayısı sayfa 106-107’de bulabilirsiniz.

Eh artık okuması da sizden.

Reklamlar

Horace Miner – Nacirema pdf

26 Eki

Bir takım etnografik yöntemlerle uyguladığımız projelerimizde referans aldığımız Horace Miner’ın Nacirema Kültüründe Vücut Ayinleri makalesine pdf olarak ulaşabilirsiniz.

Gözlemin gücünü ve kazandırdıklarını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor makale. Neye nasıl baktığınız sizi kültürü gerçekten doğru bir şekilde anlamaya itecektir.

Sistemeatik ve önyargısız gözlemin gücü için okumanızı tavsiye ederim.

virtua research_horeca mine_nacirema

 

 

Horace Miner – Nacirema’da Vücut Ayinleri

13 Eki

Amerika’nın önde gelen antropologlarından Horace Miner’ın 1950’li yıllarda yayınladığı “Nacirema Kültüründe Vücut Ayinleri” makalesi, o yıllarda bilim dünyasında büyük ses getirmiş ve önemli tartışmalara neden olmuştur. Kültürel farklılıkların anlamlandırılması sorunsalı çevresinde gelişen bu tartışmalar, Nacirema kültürü araştırmaları geleneğinin günışığına çıkarılmasının yanısıra antropoloji disiplininin yazım tarzını, kuramsal çerçevesini ve temel sorgulama tekniklerini gözden geçirmesini sağlamıştır. Halen farklı zeminlerde süregelen bu tartışmalar günümüzde reflexivity (özdüşünümsellik) kavramını doğurmuş ve disipline kendini sürekli olarak denetleyebileceği bir araç kazandırmıştır. Bu metin, antropoloji disiplinini daha yakından tanımak isteyen ve eleştirel bir yaklaşım geliştirmek isteyen okurların yanısıra Türkiye’de toplum ve kültür alanında çalışma yürütmek isteyen herkes için esinlendirici olacaktır. Bizim için bu makalenin en büyük önemi, antropoloji disiplininin toplum ve kültürü anlamakta ne kadar farklı ve yaratıcı bakış açıları sunabildiği ve derinlikli analizlere imkan sağladığını göstermesidir. Bu tarz metinler bizlerin denizdeki balık olmaktan kurtulup, denizi balıklar başta olmak üzere içerdiği tüm unsurlarıyla anlayabilmemizi sağlamaktadır.

Nacirema Kültüründe Vücut Ayinleri

Antropolog, insanların benzer durumlarda sergiledikleri davranışların muazzam çeşitliliğine öylesine aşina hale gelmiştir ki; en egzotik gelenekler bile onu şaşırtmakta aciz kalır. Öyle ki, belli bir davranışın bütün mantıklı olasılıkları dünya üzerinde bilinen herhangi bir yerde henüz mevcut olmasa da; antropolog bu olasılığın henüz betimlenmemiş bir kabilede mevcut olabileceğinden şüphelenir. Bu konu
Murdock tarafından klan yapılanmalarına gönderme yaparak belirtilmiştir. Bu bilgiler ışığında, Nacirema halkının büyüsel inanış ve pratikleri öylesine alışılmadık örnekler sunar ki, kişide bu ayinleri insan davranışının gidebildiği en uç nokta olarak tasvir etme isteği uyandırır.

Profesör Linton, Nacimera halkının ayinlerine ilk defa bundan yirmi yıl önce dikkat çekse de; bu halkın kültürü hala büyük ölçüde bilinmemektedir. Nacimera, Kanadalı Creeler, Yaquiler, Meksika’nın Tarahumareleri ve ayrıca Antiller’in Carib ve Arawak topluluklarının arasında kalan topraklarda yaşayan bir Kuzey Amerika halkıdır. Her ne kadar kökenleri ile ilgili fazla bir şey bilinmiyorsa da; gelenekler onların doğudan geldiğine işaret etmektedir. Nacimera mitolojisine göre uluslarının kökleri kültürel bir kahraman olan Notgnihsaw’a dayanır. Bu kahraman sahip olduğu iki büyük kudret; “Pa-To-Mac nehrinin öte tarafına bir parça wampum fırlatabilmek” ve “içinde Hakikat’in ruhunun yaşadığına inandıkları vişne ağacını devirebilmek” üzerinden de tanınmaktadır.

Nacirema kültürü zengin, doğal bir habitatta evrilmiş son derece gelişkin bir pazar ekonomisi ile karakterize edilir. İnsanların zamanının çoğunluğu ekonomik uğraşlara adanmışken, bu çabaların getirisi ve günün büyük bir kısmı ayinsel edimler için kullanılır. Bu ayinlerin odak noktası, görünüşü ve sağlığı ile topluluğun inanç sisteminde baskın ilgi alanı olan insan bedenidir. Böylesine bir ilgi alanı kesinlikle
alışılmadık değilken; bunun ayinsel tezahürleri ve altında yatan felsefe emsalsizdir.

Sistemin tamamını belirleyen kökten inanışa göre insan bedeni çirkindir ve doğası gereği zayıflığa ve hastalığa meyyaldir. Böyle bir bedene hapsedilmiş olan insanın tek umudu ayin ve törenler aracılığıyla bu özellikleri bertaraf etmektir. Her hane halkı bu amaca
adanmış bir veya birden çok mabede sahiptir. Daha muktedir bireylerin evlerinde daha fazla sayıda mabet bulunmakta ve bir evin refahı ve bolluğu sahip olduğu ayin noktalarına gönderme yapılarak anlatılmaktadır. Evlerin çoğu akasya çubuğu ve sıvayla inşa edilirken; daha varlıklı evlerin mabet odaları taş duvarlarla örülür. Nispeten daha az varlıklı aileler, mabet odalarının duvarlarını çömlekten plakalarla kaplayarak zenginleri taklit etme yoluna gider.

Her ailenin en az bir tane böyle mabedi varken, bununla ilişkilendirilen ayinler aile merasimleri şeklinde değil, kişiye özel ve gizli olarak icra edilmektedir. Ayinlere ilişkin bilgiler çocuklarla ancak bu gizemlere vakıf olabilecek yaşa geldiklerinde paylaşılmaya başlanır. Ancak yerlilerle yeterince dostane bir ilişki geliştirebildiğim için bu mabetleri inceleme ve ayinleri onlara anlattırabilme şansını elde ettim.

Mabetlerin odak noktası duvarın içine yerleştirilmiş bir çeşit kutu veya sandıktır. Bu sandığın içerisinde yerlilerin onlarsız yaşamaya devam edemeyeceklerine inandıkları birçok tılsım ve büyülü iksir bulunmaktadır. Bu hazırlıklar bir grup uzman tarafından
güvence altına alınmıştır. Bu uzmanların en saygın olanları, yardımlarının karşılığı olarak kıymetli hediyelerle ödeme yapılması gereken şifacılardır. Ancak, şifacılar müşterileri için gerekli iyileştirici iksirleri temin etmezler; sadece hangi içeriğin gerekli olduğuna karar verip bu reçeteyi kadim ve gizli bir dilde yazarlar. Bu reçete yalnızca şifacılar ve başka hediyelere karşılık gerekli tılsımları hazırlayan aktarlar tarafından anlaşılabilmektedir.

Tılsım kullanıldıktan sonra ortadan kaldırılmaz, hane mabedindeki tılsım kutusuna yerleştirilir. Bu büyülü materyaller sadece belirli bir illet için kullanılabildiğinden ve toplum pek çok gerçek ve hayali hastalıktan muzdarip olduğundan, tılsım kutusu genellikle dolup taşar. Sihir keselerinin sayısı o denli çoktur ki insanlar genellikle bunların yapım amaçlarını unuturlar ve yeniden kullanmaktan korkarlar. Her ne kadar, yerliler bu konuda son derece ketum olsa da, kullanılmış sihirli materyallerin -önünde ayinlerin icra edildiği- tılsım kutularında saklanmasının altında yatan nedenin tılsımların varlığının ibadet eden kişiyi koruduğuna dair inanç olduğunu varsayabiliriz.

Her tılsım kutusunun altında bir vaftiz kurnası bulunur. Aile üyeleri sırayla mabet odasına girer, kafalarını tılsım kutusunun önünde eğip farklı türde kutsal suları kurnanın içerisinde karıştırır. Sonrasında ise, kısa bir abdest alma yöntemi uygularlar. Kutsal sulara erişim, topluluğun Su Tapınağı tarafından denetlenir. Bu tapınakta rahipler detaylı kutsama törenleriyle sıvıyı ayinsel olarak saf hale getirirler.

Büyü uygulayıcıları hiyerarşisinde saygınlık olarak şifacıların altında yer alan ve en iyi şekilde “kutsal ağızlı adamlar” şeklinde tercüme edebileceğimiz bir grup uzman bulunur. Nacimera halkının vücudun ağız kısmına yönelik neredeyse patolojik seviyelere varan bir korku ve hayranlığı bulunur. Eğer ağızla ilgili ayinlerini gerçekleştirmezlerse dişlerinin düşeceğine,  diş etlerinin kanayacağına, çenelerinin büzüşeceğine, arkadaşlarının onları terk edeceğine ve sevgililerinin onları reddedeceğine inanırlar. Ayrıca oral ve ahlaki özellikler
arasında kuvvetli ilişkilerin var olduğu kanısındadırlar. Örneğin, çocuklar için ar damarlarını kuvvetlendirdiğine inanılan özel bir çeşit ağız abdesti ayini mevcuttur.

Herkes tarafından icra edilen günlük beden ayinlerinden biri bu ağız törenidir. Bu insanlar, ağız bakımı konusunda son derece titiz olmalarına rağmen bu tören ilk bakışta yabancıların midesini bulandıran bir pratik içerir. Bana iletilenlere göre, bu tören,
ağzın içine bir tutam hayvan kılıyla birlikte sihirli tozların sokulması ve kalıplaşmış, birbirini tekrar eden hareketler ile bu tutamın hareket ettirmesine dayanmaktadır.

Bahsedilen ferdî ağız törenine ek olarak, insanlar yılda bir veya iki kez kutsal ağızlı adamları aramaya çıkarlar. Bu uzmanların, burgular, tığlar, sondalar ve çivili sopalardan müteşekkil etkileyici bir alet edevat takımları vardır. Bu aletlerin kullanımı vasıtasıyla ağız cinlerinin çıkarılması hastalar özelinde neredeyse inanılmaz bir ayinsel işkence anlamına gelmektedir. Kutsal ağızlı adam hastanın ağzını açar, yukarıda bahsi geçen aletleri kullanarak çürümenin dişlerde oluşturabileceği bütün delikleri genişletir. Bu deliklerin içerisine sihirli
materyaller koyar. Eğer dişlerde doğal olarak ortaya çıkan bir delik yoksa bir veya birkaç dişin doğaüstü malzemenin girebileceği şekilde ölçüleri alınır. Hastanın gözünde bu işlemlerin amacı çürümenin önüne geçmek ve arkadaş kazanmaktır. Bu törenin son derece kutsal ve geleneksel özelliği, yerlilerin dişleri çürümeye devam etmesine rağmen her yıl kutsal ağızlı adamı ziyaret etmeye devam ediyor
oluşunda kendisini ortaya koyar.

Nacimera toplumuyla ilgili daha kapsamlı araştırmaların gerçekleştirilmesiyle bu insanların kişilik yapılarını anlamaya yönelik dikkatli sorgulamalar da yapılacağını umut etmekteyiz. [Nacirema toplumunu gözlemleyen bir uzmanın] belli oranda bir sadizmin varlığını idrak edebilmesi için; burgusunu açık bir sinire batırırken kutsal ağızlı adamın gözlerinde oluşan parıltıyı görmesi yeterli olacaktır. Eğer bu
gerçekleştirilirse son derece enteresan bir örüntüyle karşılaşılır; öyle ki nüfusun çoğunluğu mazoşist eğilimler sergilemektedir. Profesör Linton sadece erkeklerin uyguladığı, günlük vücut ayinlerinin bir kısmını tartışırken, işte bunlara atıfta bulunmaktadır. Ayinin bu kısmı suratın yüzeyinin keskin bir aletle kazınmasına ve yaralamaya dayanır. Kadınların özel ayinleri kameri takvimin her bir ayında dört defa tekrarlanır; ancak burada tekerrür sayısında eksik olan, barbarlık derecesiyle telafi edilmektedir. Bu merasimin bir parçası olarak kadınlar yaklaşık bir saat boyunca kafalarını minik fırınlarda pişirirler. Burada teorik olarak ilginç olan nokta baskın olarak mazoşist
olduğu gözlemlenen bir topluluğun sadist uzmanlar yetiştirmiş olmasıdır.

Şifacıların her büyüklükteki cemaat için heybetli bir tapınak veya latipso’su bulunmaktadır. Hastaları iyileştirmek için gerekli olan ve nispeten daha karmaşık törenler bu tapınaklarda gerçekleştirilir. Bu törenler, sadece kerametin değil sürekli olarak bir grup iffetli genç kızın da varlığını gerektirir. Bakireler, özel kostüm ve başlıklarıyla tapınağın odalarına ağırbaşlı bir tavırla girip çıkarlar.

Latipso törenleri öylesine acımasızdır ki ciddi hastaların ancak küçük bir yüzdesi tapınaktan iyileşerek ayrılır. Telkin süreçleri henüz tamamlanmamış küçük çocuklar tapınağa götürülme çabalarına mukavemet göstermeye meyillidirler; zira tapınağı “ölüme gidilen yer” olarak görürler. Buna rağmen birçok tapınak koruyucuları, emanetçiye hatırı sayılır bir hediye sunamayan hastaları tapınağa kabul
etmezler. Kişi, törenlerden sağ çıktığında bile tapınağın koruyucuları bir diğer hediye sunmadığı takdirde, dine yeni girmiş bu kimsenin tapınağı tek etmesine müsaade etmezler.

Tapınağa gir iş yapan talep sahibi öncelikle baştan aşağı soyulur. Gündelik hayatta Nacirema halkı vücutlarını ve doğal işlevlerini açıkça sergilemekten kaçınırlar. Vücut ayinlerinin önemli kısımlarını oluşturan yıkanma ve boşaltım edimleri ancak hane mabedinin mahremiyeti içerisinde gerçekleştirilebilir. Latipso’ya girişte yaşanan psikolojik şok, vücut mahremiyetinin aniden kaybedilmesinden kaynaklanmaktadır. O ana dek karısının gözleri önünde boşaltım yapmamış bir erkek kendini aniden bakire bir genç kız eşliğinde kutsal kaba bu doğal fonksiyonu gerçekleştirir halde bulur. Bu çeşit doğal işlemler, dışkının hastalığın seyri ve doğasını belirlemek için kâhin tarafından kullanılıyor olması yüzünden gerekli kılınmıştır. Öte yandan dişi hastaların çıplak vücutları, şifacıların
tetkik, elle yoklama ve dürtmelerine maruz kalır.

Şifa dileyenlerin çok azı tapınağın sert yataklarında uzanmaktan başka bir şey yapabilecek durumdadır. Kutsal ağızlı adamın işlemleri gibi bazı törenler rahatsızlık ve işkence demektir. Ayinsel bir dakiklikle bakireler, şafak vakti ilgilenmekle yükümlü oldukları zavallıları uyandırır, abdestlerini almak için onları acı dolu yataklarında eğitimlerini aldıkları gibi son derece formel bir şekilde çevirirler. Diğer zamanlar hastaların ağızlarına sihirli çubuklar sokar ya da şifa verici özellikleri olan maddeler yedirirler. Zaman zaman şifacılar
hastalarına gelir ve etlerine sihirli işlemlerden geçmiş iğneler saplarlar. Bu tapınak ayinlerinin iyileştirmek bir yana, dine yeni girmiş bu zavallıları öldürebilecek olması bu insanların şifacılara olan inançlarını zedelemez.

Geriye “dinleyici” olarak tanımlanan bir diğer uzman türü kalır. Bu cadı-doktorları kendilerine büyü yapılmış kişilerin kafalarında ikamet eden cinleri çıkarma gücüne haizdirler. Nacirema halkı, ebeveynlerin kendi çocuklarına büyü yaptıklarına inanır. Özellikle annelerin çocuklarına gizli vücut ayinlerini öğretirken onları lanetledikleri düşünülmektedir. Cadı-doktorun bu vakalar için kullandığı panzehirin ayinsellikten uzak oluşu son derece alışılmadıktır. Hasta “dinleyiciye” yalnızca hatırlayabildiği en erken güçlüklerden başlayarak bütün
sorunlarını ve korkularını anlatır. Naciremalıların bu cin çıkarma ayinlerinde sergiledikleri bellek gücü gerçekten kayda değerdir. Hastalar arasında sütten kesildikleri bebek zamanlarında yaşadıkları kötü deneyimlerle ilgili ağlayıp sızlanmak hiç de az rastlanır bir durum değildir. Hatta bazı bireyler yaşadıkları sorunların doğumlarının yarattığı travmatik etkilerin sonucu
olduğunu iddia etmektedirler.

Velhasıl, temelleri yerli estetiğinde olan, doğal vücut ve fonksiyonlarına yönelik yaygın tiksintiye dayanan bazı pratiklerden bahsetmek şarttır. Amaçları şişman insanları zayıflatmak olan ayinsel oruçlar ve zayıfları şişmanlatmak olan törensel ziyafetler mevcuttur. Bunun yanı sıra küçük olmaları halinde kadınların göğüslerini büyütmek için gerçekleştirilen çeşitli ayinler ve eğer büyüklerse küçültmek amacıyla gerçekleştirilen başka ayinler de vardır. İdeal kabul edilen ölçülerin adem oğlunun ulaşamayacağı noktada olduğu gerçeği, göğüs formuyla ilgili genel hoşnutsuzluk ile sembolize edilmektedir. Neredeyse hiper-meme gelişiminden muzdarip bazı kadınlar öylesine idolleştirilirler ki, sadece bir yerleşkeden bir diğerine gezerek ufak bir ücret karşılığında yerlilerin memelerine bakmalarına izin vererek geçinebilmektedirler.

Boşaltım fonksiyonlarının ayinsel ve rutin hale getirildiğine, ayrıca gizliliğe mahkum edildiğine daha önce değinilmişti. Doğal üreme fonksiyonları da benzer şekilde çarpıtılmaktadır. Cinsel münasebet konusu bir tabudur ve bir eylem olarak münasebetin gerçekleşmesi önceden planlanmaktadır. Sihirli materyallerin kullanımı ya da cinsel ilişkinin ayın belirli dönemleriyle sınırlandırılması yoluyla gebelikten kaçınılmaya çalışılmaktadır. Esasen gebe kalma oldukça düzensizdir. Hamileyken kadınlar bu durumu saklayacak elbiseler tercih ederler. Doğum, arkadaş veya akrabaların yardımları olmaksızın gizlilik içinde gerçekleştirilir; kadınların büyük çoğunluğu bebeklerinin bakımını üstlenmez.

Naciremaların ayinsel yaşamı hakkında gerçekleştirdiğimiz inceleme, bu halkın büyü tarafından belirlenmişliğini göstermektedir. Kendi üzerlerinde yarattıkları türlü sıkıntılara rağmen nasıl olup da bu kadar uzun süredir varlıklarını devam ettirdiklerini anlamak güçtür. Ancak böylesine egzotik adetler bile Malinowski’nin aşağıdaki metini yazarken ortaya koyduğu içgörü sayesinde gerçek
anlamlarına kavuşurlar:

“Uzaktan ve yukarıdan, uygarlığımızın sağladığı güvenli ve yüksek konumdan bakıldığında büyünün acımasızlığını ve yersizliğini görmek
kolaydır. Fakat onun gücü ve rehberliği olmadan ilk insanlar ne bugün sahip olduğu ve pratik güçlüklerin üstesinden gelebilmek için gerekli olan ustalığa erişebilir, ne de insanoğlu uygarlığın yüksek aşamalarına doğru ilerleyebilirdi.”

KİTABIMIZ BASILDI!

30 Eyl

Daha önce Infomag Mart 2011 sayısında yayınlanmış olan konut pazarı hakkındaki çalışmamızın daha kapsamlı bir çalışma olduğundan ve bir kitap haline geleceğinden bahsetmiştik.

Kitabımız basıldı!

Konutta Arzı Yönetenler, konut sektörüne ekonomik, sosyal ve demografik açılardan değerlendirmeler sunmakta ve sektör hakkında bugüne kadar bilinen bazı ezberleri bozmaktadır. İstanbul’a göçün sanılanın aksine daha düşük rakamlarda gerçekleştiğinden, inşaat projelerinin “life style” sunmak başlığı altında nasıl bir pazarlama stratejisi kurguladıklarına kadar farklı boyutlarıyla sektörü incelemektedir.

Kitabın oluşturulmasında Virtua ve Infomag ekibi büyük bir özveri ile çalıştı.

Şimdi, yeni kitaplara yelken açma zamanı.

 

 

Etnografi: bir araştırma tekniğinden daha fazlasıdır

27 Tem

Benim için antropoloji yalnızca bir bilim dalı ya da uzmanlık alanı değil aynı zamanda bir yaşam biçimi olageldi. Antropolojiyi bilinçli olarak seçmiş bir kişi olarak antropolojiyle ilgili her konuyla ilgilenmekten hep çok keyif aldım. Bu nedenle son zamanlarda antropolojinin ve etnografinin sıklıkla gündeme geliyor olması beni çok mutlu ediyor. Özellikle etnografinin, daha doğru bir ifade ile antropolojinin pazar araştırması alanında uygulanıyor olmasını, hem bu önemli bilgi kaynağının daha geniş kitlelere ulaşması ve sevilmesi, hem de antropoloji mezunlarının farklı iş sahalarında kendilerini geliştirmesine olanak sağlaması nedeniyle çok olumlu buluyorum. Öte yandan süregelen tartışmalar, yazılar ve yorumlar ülkemizde hala  antropoloji ve etnografinin tam olarak ne olduğunun anlaşılamadığını, belirli bilinmezleri olan kavramlar olduğunu düşündürüyor. Bu nedenle antropoloji nedir ve özellikle pazarlama dünyasında nasıl yerini bulur konularını biraz irdeleme ihtiyacını hissettim.

Antropoloji, en basit tanımıyla, insanı bütünsel (holistic) ve kültürel göreceli bir çerçevede inceleyen bir bilim dalıdır. Eric Wolf antropolojinin bu konumunu “Beşeri bilimlerin en bilimseli, tüm bilimlerin ise en insanisidir”diyerek son derece güzel özetler. Antropoloji kendisine özel bir düşün sistemi kurmakla birlikte biraz da diğer sosyal bilim dallarına göre daha geç gelişmesinden faydalanarak, araştırma  tekniği olarak bütün diğer dallardan yararlanmıştır. Bunların başında sosyoloji ve genellikle sosyoloji ile özdeşleştirilen, anket ve derinlemesine görüşmeler ve hatta odak
grup tartışmaları gelmektedir.  Yani antropoloji, kamuoyundaki yanlış kanının aksine, yalnızca katılımcı gözlem yapmaz; gereksinimler çerçevesinde farklı araştırma tekniklerini bir arada kullanır. Dolayısıyla ne katılımcı gözlem yalnızca antropologların tekelindedir, ne de antropologlar araştırma tekniği olarak yalnızca katılımcı gözleme mecburdur.

Tüm bu saydığım gerekçelerle etnografik analiz gücünü kullandığı teknikten değil, etnografların bilgi birikimi ve deneyiminden, kısacası sahadaki insan kaynağının niteliklerinden almaktadır. Geçerli ve güvenilir bilgi üretebilecek etnografik araştırmalar uzun yıllar boyunca alınan antropoloji eğitiminden, kuramsal ve yöntembilimsel yetkinlikten, karşılaştırmalı etnolojik verilere hakimiyetten, eğitim ve araştırma sürecindeki usta-çırak ilişkisinden ve akademik donanımı sürekli yenileme zorunluluğundan bağımsız düşünülemez. Bu analiz süresince pek çok farklı yaklaşım ve kuramsal bakış kullanılır, bu çerçevede etnografik analizi belirleyen temel özellikler; bütünsellik (holistic), kültürel görecelilik, diyalojik, karşılaştırmalı ve yorumsamacı (hermeneutic) analizlerdir.

Basit bir örnek ile anlatırsak, bir olayın bütün gün boyunca gözlenmesi ya da olay gerçekleşirken orada bulunuyor olmak bu gözleme, “etnografik” sıfatının takılması için yeterli değildir. Zaten, bu şartlar etnografik araştırma için yeterli olsaydı, gözlemin yapıldığı iş yerinde çalışan insanların sağlayacağı bulgular, hatta sürekli kayıt alan güvenlik kamera sistemleri çalışma için yeterli olacaktır. Peki, bu durumda etnografik analizi diğer analizlerden ayıran nedir? Öncelikle, bu analizin kapsamlı bir antropoloji eğitimi almış ve/ya bu yöntemi uzman kişiler eşliğinde uygulayan sosyal bilimciler tarafından yapılıyor olması gerekir. İkinci olarak araştırma yürütülecek konuya ilişkin kuramsal bir konum alınmış olması gerekir; zira insanlar sadece bildiklerini gözlemleyebilir ve kuramsal açıdan neye bakacağını bilmeyen bir uzman da sıradan bir gözlemciden daha derinlikli bir bulguya ulaşamaz. Üçüncü olarak gözlemin sistematik bir şekilde gerçekleştirilmesi gerekir. Sistematik gözlemden kasıt gözlemin çok uzun bir süre zarfında gerçekleştirilmesi değil, düzenli olarak gerçekleştirilmesi ve zamansal, konumsal değişkenler tarafından saptırılmasına ve sistematik hataya (bias) maruz kalmasının önlenmesidir.

Burada saydığımız maddeleri karşıladığı sürece yapılan analiz, ister sadece katılımcı gözlem, ister doğal gözlem ve derinlemesine görüşme
tekniklerini kullansın, ya da bunların yanı sıra anket uygulaması yapsın etnografik araştırma olur. Zaten dünyada etnografi alanında yazılan doktora tezleri incelendiğinde birçoğunda bütün bu tekniklerin birlikte kullanıldığı gözlemlenmektedir.

Dikkat çekilmesi gereken diğer bir noktanın da disiplinlerarası karmaşa olduğunu düşünüyorum. Pazarlama araştırmalarında sıklıkla kullanılmakta olan ve özellikle bir konsept testi için geçerli bir yöntem olan odak grup çalışmaları ve pazarlama ekipleri tarafından gerçekleştirilen ev ziyaretleri üzerinden gerçekleştirilen tartışmalar bu konuyu gündeme getirmektedir. Çoğunlukla psikologlar tarafından yürütülen ve değerlendirilen odak grup çalışmalarını ya da derinlemesine görüşmeleri etnografik araştırma diye tanımlamak etnografiye ve bu disiplinin emekçilerine haksızlık olmaktadır. Aynı şekilde, uzatılmış derinlemesine görüşme mülakat formlarının evde uygulanıyor olması bu çalışmaları etnografik yapmamaktadır. Zaten etnografi yalnızca bir araştırma tekniğinin uygulanmasından ibaret olsaydı, 4 yıllık lisans, 2-3 yıllık yüksek lisans ve 6-7 yıllık doktora eğitimine gerek duyulmaz, lisans düzeyindeki bir araştırma tekniği dersi ve uygulamasıyla gerekli donanım her arzu edene sağlanabilirdi.

Sözlerime 2006 yılında kaybettiğimiz ünlü antropolog Clifford Geertz’in The Interpretation of Cultures kitabında Gilbert Ryle’ın “göz kırpma” analizine yaptığı referansı anımsatarak son vermek isterim.  Ryle ve Geertz’in işaret ettiği doğrultuda, insanın fiziksel varlığının rutin bir süreci olan göz kırpmaya odaklanıp, farklı koşul ve sosyal etkiler altında bu süreçteki değişimleri gözlemlersek, antropoloji disiplinin insan davranışına getirebildiği derinlikli açıklamanın en çarpıcı örneklerinden birine tanık olabiliriz. Nitekim bu yaklaşımın yokluğunda, göz kapağının iniş kalkışlarını istem dışı fiziksel refleksler olarak tanımlayarak, sadece birer göz kırpma zannetmeye devam edecek, bir düzine diğer olasılığı ıskalayacak, bunun farkına asla aramayacak, ve daha da kötüsü farklara dikkat çekebilecek kişilere ve yaklaşımlara kör ve sağır kalacaktık.

Y.Doç.Dr. Aykan Erdemir

Etnografik araştırma sırasında hangi evre?

20 Tem

Bir önceki “Antropoloji Okumak, Antropolog Olmak” başlıklı yazımda alan deneyimlerinin akademik formasyonla bütünleştirilmesinin çok büyük önem taşıdığına, bunun için de “yazma” yeteneğinin bir etnograf için yaşamsal bir öneme sahip olduğuna değinmiştim. Bu yazıda bu “önem”i açmaya çalışacağım.

Etnografik araştırma evrelerini araştırma öncesi, araştırma sırası ve araştırma sonrası olarak üç döneme ayırabiliriz. Araştırma öncesi dönem, yani sahaya çıkmadan önceki dönem, saha için hazırlık yaptığımız, araştırdığımız konu ve araştırma alanımızla ilgili yazını taradığımız dönemdir. Bu dönemde kuramsal boşluklarımızı doldurur, alanın tarih ve coğrafya bilgileriyle kendimizi donatırız. Araştırmanın asıl can alıcı evresi, araştırmayı yürüttüğümüz alana varışımızla başlar. Kullandığımız yöntem ve araştırma teknikleri, günlük çalışma düzenimiz ve görüşmelerimiz araştırmamızın kalitesini bire bir etkilerler. Araştırma sırasında ise en önemli sorunumuz  “kabul edilme”dir. Irmak Toker arkadaşımız “Neden Antropoloji? Neden Antropolog?” başlıklı yazısında “kabul edilmek”le ilgili olarak etnografların mottosunu zikretmiş: “Duvarda sinek olmak!” Irmak’ın yazısında doğru zamanda ve doğru yerde olmanın ne kadar önemli olduğunu örnekleriyle görüyoruz. Yanlış zamanda ve yanlış yerde olmak bütün bir araştırmanın hebâ olmasına bile yol açabilir. Araştırmanın üçüncü evresinde, yani saha sonrası evrede ise raporlama öne çıkmaktadır.

Etnograflar için çoğunlukla en çok önem verilen evre araştırma anıdır. Doğrudur. İyi bir literatür taraması yapmadan alana çıkabilirsiniz ve bu şekilde de alan araştırmanızı sona erdirebilirsiniz, ya da raporlamayı kötü yapsanız bile araştırmanızı sonuçlandırabilirsiniz, ama sahayı bitiremezseniz araştırma da bitmemiştir, hatta “kabul edilmezseniz” araştırmanız daha başlamadan bitmiş demektir. Dolayısıyla, çoğu kez araştırma anı, araştırma öncesinden ve sonrasından daha önemli olarak algılanır.

Bu tarz bir bakış açısı birçok etnografın kariyerini bitirmiştir.

Birçok başarılı araştırmanın başarısını belirleyen şey, araştırmanın sonucudur, yani raporlandırılmasıdır. Araştırmanın son döneminde yer almasından dolayı, çoğunlukla raporlandırma/yazım aşamasına gereken önem verilmemektedir. Sadece araştırma sonunda değil, araştırma sırasında da sürekli rapor yazmak etnograflar için bir zûl haline gelmektedir. Öyle ya! Başarılı bir araştırma sonunda, “hiç bir akademik değeri olmayan”, “anlamsız bir evrak yükü” için sizi “derin ve nitelikli işlerden alıkoyan” bu işlere vakit ayırmanın anlamı ne ki? Salt resmi prosedürleri yerine getirmek için yazmış olduğunuz raporunuzun değeri sahip olduğunuz akademik yeterliliğiniz ve bilimsel derinliğinizle zaten malûmdur. Muhtemelen bu yeterliliğiniz ve derinliğiniz raporunuzu okuyan kişileri “aşar”. Yazınızın biçimine getirilen eleştirileri de kolaylıkla; “Benim yazdığımı anlayacak derinliğe sahip değiller, o yüzden biçime takmışlar” tarzı bir söylemle savunmaya geçebilirsiniz.

Raporlar sadece işverenin, ya da araştırmanın sponsorlarının, ya da akademik kurullarının sizin çalışma disiplininizi kontrol ettikleri bir mekanizmanın parçası değillerdir. Aynı zamanda ara ara sizin çemberin dışına çıkıp yaptığınız işleri dışarıdan görmenizi sağlayan, eksiklerinizi fark etmenizi sağlayan, yapabileceğiniz farklı açılımların yolunu gösteren niteliğe sahiptirler. Açıkçası, rapor sadece kontrol mekanizmasının bir parçası değil, işlerin yürütülmesinde de temel unsurdur. Can Koparan “Hizmet Sektöründe Bir Antropolog” başlıklı yazısına daha önce yazmış olduğu bir rapordan alıntı yaparak başlamış. Bir araştırma sırasında kendisine belki de “zûl” gelen günlük tasvir defterlerini karıştırırken rastladığı bu tümce, Can için önemli bir içebakış, yaptıklarını değerlendirebilmek için önemli bir fırsat sunmuş.

Elbette ki insanın zekâ düzeyi yaptığı işin kalitesini etkiler. Hafızamızın sağlamlığı da bize birçok konuda fayda sağlar. Fakat en iyi etnograf, zekâsına ve hafızasına en az güvenen etnograftır. En çok not tutan, görsel belgelemeye önem veren, tuttuğu notları düzenli raporlar haline getiren etnografın alandaki önemli gelişmeleri ve olguları gözden kaçırabilme ihtimali de o derecede azalır.

Bu noktada “yazı” başlı başına bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bu “sorun”u sorun olmaktan çıkarıp etnografik yönümüzün “güçlü” yönü yapmak bizim elimizde. Üstelik de sanılandan çok kolay. Burada anahtar sözcüğümüz “sürekli yazmak”.

Bilindiği gibi insanlık tarihi yazıyla başlar. Neden? Çünkü, insanı diğer canlılardan ayıran en büyük üstünlüğü sadece düşünce gücü ve zekâsı değil, birikimini gelecek kuşaklara da aktarabilmesidir. Bu ise ancak dille mümkün.  Yazı, dili en verimli ve sistematik bir biçimde kullandığımız araçtır. Bu bağlamda, genel olarak bütün bilim dalları için dil ve yazı başlı başına büyük bir öneme sahiptir.

Çalışma nesnesi “kültür” olan etnograf için ise dile ve yazıya hâkim olabilmek, diğer bilim dallarına kıyasla çok daha büyük bir öneme sahiptir.

Yrd. Doç. Dr. Özgür Dirim Özkan

Hizmet sektöründe bir antropolog

24 Haz

“Yüzlerce kez yüzlerce tezgahın önünde oldum ama her şey tezgahın arkasından farklı görünüyor. Bir kere müşterilerin size bir şeyler deme hakkı var. Ürünlerden yakınabilirler, pahalılıktan yakınabilirler. İstediklerinin olmamasından, istediklerinin istedikleri zaman olmamasından, istediklerinin istedikleri gibi olmamasından yakınabilirler. Ama en kötüsü sizin istedikleri gibi olmamanızdan yakınabilirler. Ve bunu yaparken şaşkınlık içinde olmazlar asla. Çünkü siz tezgahın arkasında olduğunuz için olasıkla kendilerinden daha fakir, daha eğitimsiz, daha şapşal, daha talihsiz, daha mazlum, daha kaypak, daha daha daha aşağıda olduğunuzu düşünebilirler. Sizi hiç tanımamalarına rağmen meymenetsiz bir suratla “sen ver bakiim şunu bana” diyebilirler. Kısacası tezgahın neresinde durduğunuz önemlidir.”

Yukarıdaki alıntı bana ait; kendimden alıntıladım. Okuduğunuz ilk blog yazım olduğu için belki de kişisel bir alıntı ile başlamak bir antropolog olarak ne tür duygulanımlar yaşayabildiğimi görmeniz açısından ilginç olabilir. Ancak herkes antropologlar kadar yazı yazma ile haşır neşir değil; her meslek grubu mesleğiyle kurduğu bağ ve deneyimlerini aktarma konusunda biz antropologlar kadar istekli de olamayabiliyor. Hizmet sektöründe faaliyet gösteren bir müşterimiz için yürüttüğümüz, ekibinde yer aldığım bir araştırma esnasında tuttuğum günlüğümü tekrar karıştırırken rastladım bu satırlara ve düşünmeden edemedim: her gün onlarcasıyla etkileşime girdiğimiz satış elemanlarını ne kadar tanıyoruz?

Saha araştırmalarında araştırmaların odak noktası olan insanların deneyimlerinin ve bu deneyimlere bağlı ruh hallerinin sosyal antropologlar tarafından ne kadar içselleştirilebildiğine dair güzel bir örnek olduğunu düşünüyorum. “Going native” yani “yerele dönüşmek”; yerliler gibi davranmaya, düşünmeye, giyinmeye başlamak kavramı, antropolojik saha araştırmaları açısından büyük öneme sahiptir. Antropolog aylar boyunca birlikte vakit geçirdiği, dertlerini dinlediği, günlük yaşamlarına karıştığı insanlarla öyle bir bağ kurabilir ki bir süre sonra olayları ve süreçleri “onlarmışçasına” algılamaya başlarlar. Klasik antropolojinin yerlileri, alıntının yaşandığı araştırma özelinde ise satış elemanlarıydı.

Araştırma kapsamında mağazalarda satış elemanlarıyla birlikte çalıştım, onlar gibi hizmet sunmaya uğraştım, onlar gibi giyindim ve mesai saatleri içerisinde onların ekibinin bir parçası olmaya gayret ettim. Perakende satışa dayalı hizmet sektörü, özellikle gıda üzerine hizmet veren işletmeler söz konusu olduğu zaman hizmeti sunan esas neferler, söz konusu alıntıda satış elemanları, gerek süreç geliştirme programları gerekse İnsan Kaynakları ile ilgili tüm çalışmaların esas odak noktasıdır. Ayrıca markaların iletişimi tüketiciye birinci elden, sıcağı sıcağına yine satış görevlileri ile gerçekleşir. Bunlar düşünüldüğünde marka kimliği ve reklam çalışmalarına harcanan bütçelerle kıyaslandığında satış elemanlarını anlamaya ve işlerliklerini geliştirmeye yönelik çalışmaların ihmal edilmesi tuhaf değil mi? Satış süreçlerinde insan faktörünün merkeziyetinin dikkate alınmaması, antropologlar olarak bizlere hiç anlaşılır gelmiyor.  Bu konu çoğu araştırma şirketi tarafından göz ardı ediliyor olsa gerek, zira hizmet sektörü çalışanları ile ilgili araştırma literatürünün biz araştırmacılara sundukları son derece sınırlı.

Şimdiye dek hizmet sektörüyle ilgili sayısız araştırma projesinin gerek veri analizi gerekse ilk elden araştırma bulgusu toplama süreçlerinde yer aldım. Antropoloji eğitimi sayesinde kazandığım teorik perspektifi tüketici algı ve marka-süreç geliştirme araştırmaları sayesinde pratik alanda değerlendirme fırsatım oldu. Virtua Research olarak hizmet sektörü için yaptığımız araştırmalar ise mesleğe başlamadan önce hiçbir gerçek kontağımın olmadığı satış ve hizmet sektörü çalışanlarını yakından tanıyabilmemi sağladı. Hiçbir “gerçek” kontağımın olmadığını söylüyorum; çünkü satış elemanlarından müteşekkil ekiplerin arasına karışarak hem onların yaptığı işleri kısa süre olsa da yapmadan hem de onların yaşantılarında yer almadan bu meslek grubunu tanımanın imkansız olduğuna kanaat getirmiş bulunuyorum. Tüketici olarak bir satış elemanının ne şartlar altında, kendisi ve mesleğiyle ilgili ne tür yargı ve değerlerle çalışıyor olduğunu bilmek, her gün sayısız mağaza, restoran ve benzin istasyonunda kredi kartlarımızı uzattığımız ancak hayatları ile ilgili hiç düşünmediğimiz bu insanları tanımamız pek mümkün değil.

Organizasyonların antropolojisi, hizmet sektöründe faaliyet gösteren kurumların iç yapılanmalarını inceleyip, organizasyon şemalarını, grup kültürü teorilerini göz önünde bulundurarak analiz ederken, antropolojinin derinlemesine metotlarını kullandığı için her halükarda içten bir bakış kullanıyor; hizmet sektörünün tüketiciyle buluştuğu nokta olan satış elemanlarına empatiyle bakıyor ve satış hizmeti sunmanın ne olduğunu ilk elden kavrıyor. Sonuçta ise antropologlar hizmet sektöründe satış elemanı olmanın ne demek olduğunu deneyimleyerek gerek İK yapılanmaları gerekse tüketiciyle yüz yüze olmanın verdiği avantajla marka kültürü ile ilgili yaratıcı fikirler sunabiliyorlar. Virtua Research bünyesinde biz de etnografik yöntemleri kullanarak, antropolojik bakış açısıyla perakende sektörünün çalışanlarını analiz ediyoruz.

Can Koparan

%d blogcu bunu beğendi: